Ahmet Alptekin KILIÇ
Dağcılığa başladığımdan itibaren hayatımda ufak tefek pek çok şey değişti. Süre uzadıkça bu değişimin boyutları da değişmeye ve artmaya başladı. Bu süreç halen devam ediyor. Doğal olarak insanın yaşadığı değişimler çevresinin de dikkatini cezbediyor. Benim de ilk olarak ailemin dikkatini çekmişti.
Babama üniversite yıllarımda dağcılık yapmak istediğimi söylediğimde, dağcılığın ekstrem bir spor olduğunu öne sürerek bu isteğime karşı çıkmıştı. Her ne kadar kendisi sıkı bir maceraperest olsa da insan çocuk sahibi olunca risk algısı oldukça değişiyor elbette. Yıllar sonra artık otuz yaşına gelmiş bir birey olarak dağcılığa başladığımı aileme söylediğimde babam yine aynı tepkiyi vermişti.
Ancak bu sefer hazırlıklıydım. Babam küçüklüğümüzden beri bana ve kardeşlerime Almanların bir deyişinden bahsederdi: “Gründlich und Gewissenhaft (GuG)”. Bu sözcüklerin Türkçeye çevirisi “sağlam, titiz özenli ve vicdanlı”dır. Ancak Babam bu sözcükleri Türkçede doğrudan karşılayan bir kelimenin olmadığını, bu iki kelimenin yapılan işle ilgili en üst kalite standardını ifade ettiğini aynı zamanda kişinin yaptığı işle ilgili gözünün arkada kalmayacağı bir şekilde vicdanının rahat olmasını tarif ettiğini söylerdi. Bu açıklamaları da biz küçükken yemek yemeden önce elimizi yıkarken nasıl sabunlamamız gerektiğini anlatırken yapardı.
İşte dağcılık konusunda bana yine karşı çıktığında bende ona “Sevgili Babacım küçüklüğümden beri bana GuG deyip durdunuz. Dağcılık öyle bir spordur ki bolca risk içerir ancak GuG şekilde yapılırsa son derece güvenlidir. İşte dağcılık sporu, yetiştirdiğiniz çocuğa bu alışkanlığı kazandırıp kazandırmadığınızı gösterecektir” dedim. Babam uzun süre sustuktan sonra peki o zaman ama dikkat et oğlum dedi.
Dağcılık serüvenim ile hayatımda yaşadığım pozitif değişimler Annem ve kardeşimin de bu alana olan ilgilerini artırmıştı. Kardeşim zaten sonradan spor tırmanış partnerim olacaktı. İstanbul’da yaşayan annem uzun yıllardan beri çalışma hayatının içerisindeydi. Ancak son yıllarda oldukça bunalmıştı. Büyük şehrin ve iş hayatının getirdiği ağır yükler artık annemi bunaltıyordu. İstanbul Gayrettepe’de çalıştığı ofis yirmi ikinci kattaydı. Bazen spor olsun diye merdivenle inip çıktığını biliyordum. Bana sık sık keşke bende senin gibi doğa yürüyüşlerine gitsem diyordu. Bir gün kendisine doğa yürüyüşlerine başlaması için İstanbul’da bir doğa sporları kulübüne gitmesini tavsiye ettim. Orada Türkiye Dağcılık Federasyonu Eğitimlerinden tanıdığım arkadaşlarım vardı.
Gel zaman git zaman annem doğa yürüyüşlerine başladı. Yaz yürüyüşleri, kış yürüyüşleri derken bir buçuk yıl içerisinde doğa yürüyüşçüsü oldu. Bir süre sonra annemle birlikte dağlara gitmenin planlarını yapmaya başladık.
2019 yılının Temmuz ayıydı ve yurtiçindeki tüm Zirve Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü (ZDDSK) şubelerinin katıldığı Geleneksel Aladağlar Şenliği düzenlenecekti. Bu yıl Ankara Şubesi olarak üç farklı Zirve grubu oluşturulmuştu. Bir grup ZDDSK Ankara rehberlerinden Turan Cihan Dabakoğlu öncülüğünde Kızılkaya zirvesine, diğer grup yine Antalya’dan ZDDSK rehberi Abdurrahman Kara öncülüğünde Davlumbaz, Yıldızbaşı, Süner Tepe, Okşar Tepe gibi Yedigöller bölgesinin etrafındaki zirvelere çıkacaklardı. Ben de Gökhan Şifan ve Ulaş Utku Güldal ile Yedigöllerin üzerinde yekpare bir kule gibi yükselen Direktaş’a çok ip boylu bir rotadan çıkacaktım. Gökhan abi bu tırmanışı bana teklif ettiğinde çok heyecanlanmıştım. Bu benim Dağlarda ilk çok ip boylu kaya tırmanışım olacaktı. Daha önce yapay duvarlarda ve kayada birlikte tırmanmış olduğum Ulaş ve Gökhan abilerimle tırmanacak olmam ise ayrı bir keyif olacaktı benim için.
.jpg)
Yedigöllerin beni heyecanlandırmasındaki başka bir sebep de 2003 yılına uzanmaktaydı. O yıllarda her yaz Kayseri’ye gider ve yaşıtım olan baba tarafından akrabalarımla vakit geçirirdim. 2003 yazında Kayseri Fuar alanı yenilenmiş ve biz de bir akşam kuzenlerle birlikte oraya gitmiştik. Kadir Has dijital müzesi yeni açılmıştı. Geniş LCD ekranlarda Kayseri’nin gezilecek görülecek yerleri tanıtılıyordu. Küçüklüğümden beri Erciyes Dağı ve bağ evimizin bulunduğu Yukarı Talas’ın karşısındaki Ali Dağ hep ilgimi çekiyordu. Hatta bir keresinde benim ısrarlarımla bir gece vakti kuzenlerimle Ali Dağa çıkmıştık. Burada Aladağlar da tanıtılıyordu. Sultan Sazlığı Milli Parkı ve Yahyalı Şelalelerini dokuz yaşında görmüştüm. O anıları hala unutamamıştım ve o ilgiyle tanıtım filmini sonuna kadar izledim. Filmde Ulupınar (Barazama) köyü, Şelaleler, Hacer Vadisi, Hacer ormanı ve Yedigöller gösteriliyordu. Adeta büyülenmiştim. Dışarı çıktığımda kuzenlerim onları uzun süre beklettiğim için biraz sitem etmişlerdi. Onlara bizim Ali Dağ’ı, Erciyes’i bırakıp Yedigöller’e gitmemiz gerektiğini söyledim. Nasıl gideriz çadır yok oraya dağcılar gider demişlerdi. O akşam benim içime ateş düşmüştü. Hala Hacer Ormanına gidip Aladağlar trans faaliyeti yapamadım ancak içimdeki ateş sönmüş değil.
Annem de beni arayıp bu faaliyete katılmak istediğini söyleyince çok sevinmiştim. Yedigöllere gelip kamp yapacaktı ve çadır arkadaşı olacaktık. Ancak kafasında çok fazla soru işareti vardı. Faaliyeti yapıp yapamayacağı konusunda emin değildi. Telefonda her şeyi detaylarıyla anlattım. Çıkacağımız parkurları tarif ettim. Hep yanında olacağımı eğer yorulup devam etmek istemezse onunla geri döneceğimi defalarca söyledim. Annem doğa yürüyüşünde tecrübeli olsa da daha önce hiç dağa gitmemişti. Karayalak vadisinden Çelikbuyduran geçidine uzun bir yol vardı ve geçit yaklaşık 3300m yükseklikteydi. Bu da doğal olarak Annemin tereddüt etmesine sebep oluyordu.
İşte bu tereddütlerle bir cuma günü annem otobüse binerek İstanbul’dan Ankara’ya doğru yola çıktı. Otogardan ben alacaktım. Benim evimde biraz dinlenecek ve gece ZDDSK’nın tuttuğu minibüs ile Çukurbağ köyüne gidecekti. Ben de Gökhan ve Ulaş abiyle onların arabasında yolculuk yapacaktım. Ancak işler biraz ters gitmişti Anneme aldığım otobüs bileti yanlıştı. Ankara’dan İstanbul’a bilet almıştım o da kontrol etmediği için otogarda büyük sürpriz yaşamıştı. Birkaç saat gecikerek başka bir otobüse bindi ve Ankara’ya oldukça geç geldi. Aceleyle onu otogardan alıp minibüsün kalktığı yere bıraktım. Ardından eve döndüm ve Gökhan abinin arabasına atladım. Gölbaşını geçip Ankara’yı ardımızda bırakırken, o koşuşturmada torbaya koyduğum botlarımı evde unuttuğumu fark ettim. Büyük bir utanç içerisinde durumu anlattım. Geri dönerek botu aldık ve tekrar yola koyulduk. Dağa gitmeden önce her şeyin babamın deyimiyle GuG bir şekilde hazırlanması ve çantaya yerleştirilmesi gerekiyor. Bunun içinde iyi bir kontrol listesi şart. Unutulan ufak bir şey bile faaliyetin iptaline sebep oluyor.
Niğde’de bir kahvaltı molasının ardından Çukurbağ köyüne vardık ve bizi Sokullupınar kamp alanına traktörü ile götürecek olan Mehmet Şenol’un evine vardık. Sokullupınar’a vardığımızda Mehmet Şenol’un burada bir çadır alanı oluşturduğunu ve lojistik hizmetini burada verdiğini fark ettim. Ekipler burada ayrılacaktı. Daha faaliyet başlamadan sürekli anneme nasıl hissettiğini sormaya başlamıştım. Uzun bir yolculuk yapmıştı ve ben de onun için endişeleniyordum. Ancak sürekli durumunu sormanın yanlış olduğunu fark ettim çünkü ben sordukça annem de endişeleniyordu. Neyse ki annem hepsi güzel insanlardan oluşan ekiple yolculuk esnasında tanışıp kaynaşmıştı. Özellikle anneme yaşça yakın olan Ankara şubesinin koca yürekli ablası Miyase Kaya en başından anneme değerli bilgiler aktararak yol arkadaşlığı yapmaya başlamıştı. Miyase ablayla dağcılığa başlamadan önce çalışma hayatında telefonla da olsa yollarımız kesişmişti. Bunu bir gün doğa yürüyüşünde sohbet ederken fark etmiş ve çok şaşırmıştık.

Karayalak vadisinde yolculuğumuz başladı. Biz Yedigöller grubu olarak saat 10:20 de yola çıkmıştık Ekibimizde 15 kişi vardı. Yükler katırlara verilmişti. Ben yolculuk boyunca annemle yürüyordum. Ona fark ettirmeden sürekli durumunu gözlüyordum. Sohbet ede ede Karayalak vadisinde ta yükseliyorduk. Annem yola çıkmadan önce özellikle dik yerlerde benim yanında olmamı istemişti. Bende çok fazla dik yerler olmadığını söylesem de Karayalak vadisinde ufak tefek dik yükselişler vardı. Buralardan geçerken annem özellikle uçurumlara yaklaşmaktan çekiniyordu. Aslında oldukça rahat ediyordu, sadece psikolojik desteğe ihtiyacı vardı. Ekibin hızına ayak uydurdukça annemin kendine güveni gelmiş ve yolculuk oldukça keyifli bir hal almıştı. Sürekli yukarı kıvrılarak çıkan rotamızda yaklaşık üç saatlik bir yürüyüşün sonunda annem yavaş yavaş “ne kadar kaldı?” diye sormaya başlamıştı. Kızılkaya uzakta görününce anneme Çelikbuyduranı tarif etmeye başladım. Bana nasıl geçeceğiz oğlum oradan diye sordu. Birlikte yavaş yavaş geçeceğimizi orada müthiş bir manzaranın bizi beklediğini söyledim.
.jpg)
Ben de heyecanlıydım. Aslında iki yıl önce Ekim ayında buralar gelmiş, Kızılkaya, Eznevit ve Karasay zirvelerine çıkmıştım ancak Çelikbuyduran geçidini aşıp Yedigöllere inmemiştim. Yol ayrımına geldiğimizde annem epeyce yorulmuştu. Buraya mola taşı deniliyordu. Düz yukarı devam edilirse Kızılkaya’ya gidiliyordu. Çelikbuyduran geçidi ise sol taraftaydı. Çelikbuyduran’ın hemen solunda Emler zirvesi yükseliyordu. Orada uzun bir mola verdik. Fırsattan istifade annemle bol bol fotoğraf ve video çektim. Videoda anneme nasıl hissettiğini sordum o da “müthiş ama baban buraları görse ne der bize acaba?” dedi. Zira annemin benle dağa çıkmasına babamın gönlü pek razı olmamıştı.
.jpg)
Ekibe, annemle biraz daha ağırdan alarak yavaş geleceğimizi söyledim. Annemin nabzını ayarlamamız gerekiyordu. Yol yorgunluğuyla Çelikbuyduran geçidine yükselirken onu acele ettirmek istemiyordum. Ekip yola koyulduktan 15-20 dakika sonra biz de hareket ettik. Anneme ne kadar çantasını bana vermesi konusunda ısrar ettiysem de kabul etmedi. Yaklaşık bir saat sonra geçidin hemen altındaki pınarda sularımızı yeniledik ve geçide yükseldik. Geçitte çok yoğun bir bulut hareketi vardı. Rüzgar sert esiyor ve bulutlar Yedigöller’den Karayalak vadisine geçiş yapıyordu. Etrafımızda yükselen duvarlar kâh olanca heybetiyle ortaya çıkıyor kâh sisin içinde kayboluyorlardı. Annem doğa yürüyüşlerinden sise ve olumsuz havalara alışkındı ancak 3400 metrede sert rüzgar ve buz gibi bir hava bambaşka bir şeydi. Geçidi bitirip Yedigöller’e inmeye başladığımızda durduk ve annem inanılmaz hisler yaşadığını söyledi. Sanki başka bir dünyadaydık ve bundan çok keyif almıştı. Ben de ana oğul hiçliğin ortasında birlikte bu geçidi aşmış olmaktan dolayı tarifi zor bir mutluluk duymuştum.
.jpg)
16:20 gibi gruba yetiştik ve Yedigöllerin göllerini artık aşağıda seçmeye başladık. Tunç Fındık tarafından yazılan Aladağlar kitabında bu bölgede temmuz başında yirmiden fazla göl bulunduğunu okumuştum. Yirmi göl sayamasam da oldukça çok sayıda göl vardı. Yolculuğun son kısmı kapalı bir havada artık bir an önce kamp alanına varma sabırsızlığı ile geçmişti. Annem de epey yorulmuştu. Direktaşın altına uzanan, Taştan dağ evinin olduğu kamp alanına vardığımızda saat 6 civarıydı. Hızlı bir şekilde annemle çadırımızı kurduk ve yemek faslına geçtik. Ertesi gün yaşanacaklardan habersiz bir şekilde keyifli bir sohbete daldık ve yorgunlukla erkenden uyuduk.
Devamı gelecek…