Baturalp AKTEPE
Kalkan-Bezirgan-Sarıbelen-Gökçeören 1. Gün
Ne demiş David Le Breton, Yürümeye Övgü kitabında?
Dünyanın araba lastiklerinden çok ayaklar için yaratılmış olduğunu asla unutmayacağız, bir bedene sahip olduğumuz müddetçe ondan yararlanmak gerektiğini de.
İşte bu felsefeye sahip biri olarak, fırsat buldukça yürüyorum. Bu sefer ki yolculuğum için üç günüm var. Daha önce Ölüdeniz’den Xanthos, Kaş’tan da Çıralı’ya yürümüştüm. Her seferinde bana eşlik eden, yolculuğumu paylaşan birileri vardı. Bu sefer de Decathlon’dan arkadaşım Enes ile yürümeye karar verdim. Kendisi benim kadar yürüyüşü seven biri değil ancak dayanıklı biri. "Nereyi yürüyelim? Ne yapalım?" diye düşünürken karşıma sürekli olarak Kalkan’dan güzel Likya manzaraları çıkıyordu. İşte bu yüzden Kalkan’a karar verdim.
Ankara'dan Kalkan’a sabah 5 gibi vardık. Yeni yeni karanlıktan maviye dönen gökyüzü, o güzel Akdeniz’in bahar iklimi… Özlediğim, unutamadığım o eski ve güzel yorgunluklara başlangıç. İşte bunlar ruhumu arındırırken, 9’a kadar beklemeyi, marketlerin açılmasını kararlaştırdık. Market açıldığında güzel bir kahvaltı yaparak, otogarın hemen arkasındaki üst geçitten geçerek, yükselmeye başladık. Dağ, tepe yayılmış villalar canımı sıkmasına rağmen, yükseldikçe gördüğüm manzara beni benden aldı. Yaklaşık 45 dakika sonra ise gördüğüm Likya yolu tabelası ve sarnıç, buram buram Likya yolu kokuyordu.
Artık yolculuk başlıyordu. Yükselen güneş, asfalttan vuran sıcağa rağmen, kafamı kaldırdığımdaki manzara bütün keyfimi yerine getirdi. İşte yola girmiştim ve hiçbir zorluğun önemi yoktu. Enes arkamdan usul usul gelirken, ben kendimi yola kaptırmış, hızla yükseliyordum. Zaman zaman yükselen nabzımı, batonlarıma yaslanıp, soluklanarak azalttım. Likya yolunda zaman zaman kafanızı kaldırıp, yolu kestirmeye çalışırsınız, acaba nereye dönüyor, nereden gideceğiz diye. Daha sonra coğrafyaya hâkim bir noktaya vardığınızda, ben buradan mı yürüdüm şimdi? Tarzı sorular sorarsınız kendinize. İşte Kalkan’dan yükselen yol da tam anlamıyla böyle!
İlk gün her zaman, en zor gündür. Alışık olduğunuz şehir hayatı ve uzun süren otobüs yolculuğundan sonra, vücudunuz doğaya uyum sağlamaya çalışır. Nefes nefese kalırsınız çoğu zaman. Ben de böyle bir zamanda batonlarıma yaslanmış, Enes’i beklerken, tepeye en hâkim noktada iki tane yürüyüşçü gördüm. Manzaranın tadını çıkartıyorlardı. İşte o tepe burası;

Bu iki yürüyüşçü bizden yaklaşık yirmi dakika ilerideydi. Fotoğraflarımızı çekip, dinlendikten sonra hızlı adımlarla yürümeye koyuldum ve bu iki yürüyüşçüyü yakaladım. Bir Ukraynalı çift; Anastasia ve Sergei. Güzel bir tanışma faslından sonra, bitmiş olan sularını doldurduk ve beraber Bezirgan’daki tahıl ambarlarına kadar yürüdük.

Heyecanlı heyecanlı bu iki misafire kitaptan okuduğum kadarıyla tahıl ambarlarını, insanların burada nasıl yaşadığını anlattım ve köyün içerisine girdik. Anlattıklarımı gözümüzle de görünce iyice pekişti her şey. Yemyeşil ekin tarlaları, sağ tarafta ise işte bu muhteşem ağaç. Bezirgan bir hayli ilgimi çekti. Can sıkan villalardan sonra, köy ilaç gibi geldi.

Sergei ve Anastasia, bir sonraki köy Sarıbelen’den sonra kamp atmayı düşünüyorlardı. Ben ise Gökçeören köyüne gitmeyi düşünüyordum. Sarıbelen’de kalırsam, programın aksayacağını biliyordum. Bezirgan’dan sonra yol yapım çalışmasından dolayı, Likya işaretleri kaybolmuştu. Uzun arayışlar sonucu yolu kestirdikten sonra yürümeye devam ettik. Sarıbelen’e gelip köy camisinde, güzel güzel karnımızı doyurduk. Yol ormanın içine saptı ve ağaçların arasında güzel bir yürüyüş başladı. Daha sonra coğrafya birden değişerek, Likya’da yürümekten en çok keyif aldığım hale büründü. O eşsiz kayaların arasından geçen keçi yolları. Yakın bir yerden de çobanın keçilerine seslenişi… Tam da gözüm keçileri ve çobanı ararken, kayalara oturmuş bu gerçek Likyalı bizi fark etti ve o eşsiz şivesiyle bizi selamladı. Aşağıda da eşi, keçilerle beraber bizi karşıladı. Bu insanlar, bu zorlu coğrafya da yıllardır ayaktalar ve bana her zaman gerçek yaşamı hatırlatıyorlar. Yol kıvrılarak bizi bir araç yoluna saptırdı. Yine yükseliyorduk ve deniz göreceğimizin farkındaydım. İşte manzara buydu. Yüksekte olduğumuzdan güneş daha fazla kavursa da, hafiften başlayan esinti, o kadar hoştu ki…

Daha sonra bu tatlı çiftin kamp yapacağı alana, bir kuyuya vardık. Kuyudan su çekip, güzelce suratıma serpiştirdim. Yaşadığımı hissettiğim anlardan biriydi. Dünyadan ziyade, kafamın içinde yaşayan bir insan olarak, sadece bu tarz fiziksel aktiviteler, dünyada yaşadığımı hissettiriyordu. Sergei kalıp kalmayacağımızı sordu. Ben devam etme taraftarıydım ve teşekkür ederek bu güzel çiftten ayrıldık. Yolları açık olsun, her daim!
Gökçeören’e doğru yola koyulduk. Rota keyifliydi ancak saat 7’ye geliyordu ve hava kararmaya başlamıştı. Sessizliğin ortasında, bir keçi ağılına vardık. Çıkan iki kangalın üstümüze koşmasıyla, elimiz ve ayağımız yer değiştirse de çobanın görünmesiyle, derin bir oh çektik. İyice yorulan vücut, yeter dese de, inatçıydım. Enes’te sağ olsun, ağzını açmadı. Gökçeren’e varacaktık. Hızlanıp, aralıksız bir buçuk saat yürüdük. Yol düzlüktü ve o kadar güzeldi ki ! Deniz görmüyorduk, ıssızlığın ortasında, dümdüz bir ovada yürüyorduk. Baharın sesleri, güneşin batışı ve cilveleşen kuşlar… Ve üstüne, bu ıssızlığın içinde kalmış, sağa sola dağılmış antik harabeler. Sarıbelen’den Gökçeören’e olan yürüyüşüm, benim için unutulmazdı. Gökçeören’e yakın bir konumda, güzel bir ağacın altına çadırımızı attık ve günün bütün yorgunluğunu güzel bir kamp ateşinde bıraktık. Üstüne içilen güzel bir çayla beraber, kendimizi ertesi güne hazırladık. İşte yürüyüşün ilk günü böyleydi.
Gökçeören-Otostopla Kaş-Ufakdere-Üzümlü Koyu 2. Gün
Güzel bir sabaha uyandık. Sabah çadırın fermuarını açıp, çıkan güneşi selamlamak çok keyiflidir her zaman. Hemen gece yakmış olduğumuz ateşi harladım ve çaydanlığa su koydum. Hava pırıl pırıldı. Hafiften de güzel bir Johnny Cash şarkısı arka planda güzel bir kahvaltı yaptık. Üstüne içilen kahve çadırı toparlayıp, yola koyulduk. Köye yakın olduğumuzu biliyordum ama bu kadar yakın olduğumuzu tahmin etmemiştim. Asfalt yola çok yakın bir kaya mezarı ve ilerde antik kalıntılardan geçerek, yemyeşil bir köye Gökçeören’e ulaştık. Hafif yükseltiden bakınca köy, dağların arasından yemyeşil bir şekilde bizi selamlıyordu.

Köy camisine gidip, sularımızı doldurduk. Burada Likya yolundan saptık çünkü Kekova’ya ulaşmak istiyorduk, zamanımız yeterli değildi. Asfalt yoldan yürümeye ve yükselmeye başladık. Hava sıcaktı ve asfaltta yürümek keyifsiz olsa da arkamda bıraktığım köy, enfes manzaralar bırakmıştı. Hedef Kaş’a varmaktı. Varsın akşam olsun, varsın güneş yaksın, yolda olmak keyifliydi. Genelde düşünmeye başlama eylemim olan yürüyüş, burada zihnimi temizliyor, düşünmüyordum hiçbir şeyi. Sadece tertemiz havayı içime çekerek, aylak aylak yürüyordum. Otostop hedefim de yoktu. O sırada Antalya belediyesinden bir araç bizi aldı ve Kaş’ın girişine kadar bıraktı. Herhâlde yürüsek, akşama varırdık. Sağ olsunlar, biraz şanslıyım bu konularda.
Kaş’a en son 2018 kışında gelmiştim. Kaş’tan Çıralı’ya kadar yürümüştüm ve rotayı biliyordum. Acaba neler değişti bir sene de diyordum içimden. Ben aynıydım, yürüyordum, hissediyordum ve yaşıyordum bütünüyle. Kaş merkezde bir şeyler atıştırıp, yürümeye başladık. Hava o kadar sıcaktı ki, su geçirmez ayakkabılar çileye dönüşmeye başladı.
Yürüyüşün ben de bıraktıklarını her zaman severim. Omzumda çanta kayış izleri, ayağımdaki su toplamaları, ensemde, kollarımda güneş yanıkları ve adale ağrıları… Her şeyden uzaklaşıp, zaman kavramı olmadan yürümenin hazzı başkaydı.

Daha önce Limanağzı’na tekneyle geçmiştim. Bu sefer kaya mezarlarının arasından yürüyerek, Limanağzı'na ulaştım. Denize paralel, iple geçişin olduğu bu rota keyifli. Ufak bir sarnıca doğru yükselip, Çoban Koyu'na doğru ilerledik. Karşıda Meis adası, ortalıkta sürünen yılanlar, deniz dalgaları. Koya ulaşıp, masmavi denizin tadını çıkardık ancak durmamalı en azından Üzümlü Koyu'na ulaşmalıydık. Ufakdere’ye doğru keyifsiz bir yolda ilerledik ancak suyumuz yeterli değildi. Ufakdere’de birkaç ev vardı ve daha önce oturup bekçiyle muhabbet etmiştim. Su için ona güveniyordum. Ne yazık ki evlerde kimseyi bulamadık ve Üzümlü koyuna kadar susuz devam etmek zorundaydık.
Yol baştan sona iki ağaç arasına ağ kurmuş örümceklerle doluydu. Batonla yolu açmaya çalışsam da birçok örümcek ağını suratımda, saçımda, ağzımda hissetmemem içten bile değildi. Bölge de binlerce örümcek ağı vardı ve sıcak olduğu için rotada hiçbir insanla karşılaşmadık. Susuzluktan dudağım çatlamaya başlamıştı. Sessizliği, bize çok uzakta olan bir teknenin hiç haz almadığım müzikleri bozuyordu.

Üzümlü’ye kadar olan yol, önceki yürüyüşümde de hazzettiğim bir yer değildi. Yer yer kayalık, yer yer bodur ağaçların arasında bir yükselip, bir alçalıyorduk. Hava kararmaya yakın Üzümlü koyuna vardık. Çadır kurmaya dermanımız yoktu. Bizle beraber üç çadır daha vardı. Karşı rotadan kalan iki Türk ve bir Fransız çift. Hemen daha önce kullandığım çeşmeye doğru yöneldim ancak su akmıyordu. Daha sonra motosikletiyle koya inmekte olan bir köylüden 15 adet yarım litre su satın aldık. Sağ olsun, hayat kurtardı. Suları içip, çadırı kurduk ve suyun tadını çıkardık. Biraz hamak, biraz müzik, bolca doğa derken ikinci günümüzü de noktaladık.
Üzümlü Koyu-Boğazcık-Aperlai-Üçağız 3. Gün
Üçüncü gün fresh & black çadır sayesinde 9’a kadar uyuduk. Uyandığımızda bütün kampçılar çoktan gitmişti. Önceki kampımda da bu koyu çok sevmiştim, huzur doluydu. Eşyaları toparladık. Çantaları ayarlayıp toplam 1.5 litre suyla yürüyüşe başladık. Hava inanılmaz sıcaktı ve bunaltıyordu.
Suyun yetersiz kalacağı yürüyüşün başından belliydi. Gittikçe artan sıcakla beraber, yürüyüşün henüz başında kendimizi masmavi, tertemiz suya bırakma isteği geldi aniden. Çantaları bırakıp, suya atladık. Bir saatimizi suda geçirdik ve tuzlu suyla beraber iyice su içme isteğimiz artmıştı. Rotayı daha önceden yürüdüğüm için köye kadar su olmadığını biliyordum. Saat 12’ye geliyordu ve güneş kavurucuydu. Tepedeki sarnıca kadar yürüyüş sancılıydı. Yükselti, kuru sıcak ve susuzluk.
Yürüyüşten iyice bunalan arkadaşım, köye varınca anayola giderek Antalya’ya gitmeyi, orda da bir gün kalarak dinlenmemizi tavsiye etti. Ben de onu daha fazla sıkmamak adına onayladım. Planı yapmıştık, ancak bu işin en güzel tarafı planın kendiliğinden değişmesi. Köye dilimiz dışarda bir şekilde girdik ve girişteki çeşmeden on beş dakika kadar ayrılamadık. O sırada yan tarafta tankerine su dolduran köylü amcamız bizi fark etti. Gelin çocuklar ben de Likya yoluna gidiyorum, dağda hayvanlarım var onlara su götürüceğim bu sıcakta yürümeyin deyince, atladık traktöre.
Köyün içinden tabelayı takip eden traktör baya baya ilerleyerek bizi 3-4 km kadar yolun içine saptırdı. Yeniden Likya yolundaydık ve yol arkadaşıma yolun bundan sonra keyifli olacağını, akşama kadar Üçağız’a varabileceğimizi söyleyerek onu biraz da emrivakiyle ikna ettim. Zaten buradan geri dönmemiz çok saçma olurdu. Benim için ise asıl keyifli taraf başlıyordu. Hızlı ve istekli şekilde yürüyor, bir an önce Aperlai antik kentine varmak için çabalıyordum.

Kafamda o güzel Aperlai'nin kaya mezarları, o güzel şehir duvarları ve o güzel koy vardı. İlk gelişimde beni çok etkileyen bu yer, ikinci gelişimde de beni şaşırtmadı. Kaya mezarlarını yeniden tek tek inceledim ve aşağıdaki koya inip, oradan diğer taraftaki koyda bulunan Yörük Ramazan’a ulaştık.

Önceki yürüyüşümde, evinde iki gün konakladığım bu yardımsever insan, beni tanımadı. Çok açtık ve koyda Yörük Ramazan'ın hazırladığı güzel yemeklerden yedik. Hava kararmaya yakın bizi teknesiyle Üçağız’a bıraktı. Zaten su getirmek için Üçağız’a gidecekti ve biz de bu konuda şanslıydık.

Bu güzel insana veda ederek, kamp atacak yer bakmaya başladık. Hava karanlıktı ve her girdiğimiz köşede, köpekler üstümüze geliyordu. En son bir restorandan izin alarak bahçesine çadırımızı kurduk. Hemen market kapanmadan soğuk içeceklerimizi alıp, ay ışığında güzelce denizin tadını çıkardık. Çadırın içine girmemizle, uyumamız bir oldu. Sabah kalkıp, günde iki sefer olan Batı Antalya otobüsünü yakaladık. İşin güzel tarafı da bir rehber arkadaşım da grubuyla beraber bu otobüsteydi. Antalya’ya kadar sohbet ettik.
İşte Kalkan’dan Üçağız’a olan yolculuğumuzun da son günü böyle geçti. Sadece soruyorum. Şehirde üç güne kaç insan, kaç anı ve kaç mutluluk sığdırabilirsiniz?